Kundu esnafı, kaldırımlara – adeta şehrin rastgele bir yerinde denk gelebileceğiniz sosyete pazarları gibi- mallarını yığmıştı. Onlarca esnaf, envai çeşit ürün, havada uçuşan kotlar, esnafların atışmaları, birbirlerine girmiş diller ve atılan tezgahlar...
(Dipnot: Bu yazı sanırım 2015-16 yıllarına ait, aslına sadık kalmak amacıyla ufak rötuşlar ve belli başlı yazım hatalarını düzeltmek haricinde herhangi bir ekleme/çıkartma yapmadığımı ifade etmem gerekiyor.)
Mart ayının son günleriydi, kaderin bir cilvesi midir bilinmez, okul çıkışında arkadaşımın beni arabasıyla bizim evin oraya kadar bırakma teklifini reddedip otobüs beklemeye koyulmuştum. Eve gitmek için bindiğim otobüs ise, o güzergahtan babamın çalıştığı yere giden tek otobüstü.
Yolda babamın beni araması bir hayli şaşırtmıştı beni. Birkaç saniyelik duraksamadan sonra telefonu açtım ve konuşmaya başladım:
-“Alo, efendim baba, ne oldu?” Böyle bir giriş yapmamın sebebi ise babamın okul çıkışı saatlerinde beni nadiren aramasıydı.
-“Ha oğlum, neredesin, çıktın mı okuldan?” dedi, hafif heyecanlı bir edayla. Allah allah, dedim içimden. Acaba beni okuldan mı alacaktı? E iyi de bu adam bu saatlerde işten çıkmazdı. Ciddi bir durum yoktur umarım.
-“Evet baba, çıktım çıktım. Şimdi otobüsteyim.”
-“Burası İranlı kaynıyor, millet mallarını sokaklara döktü, kapış kapış gidiyor valla; ama ben dükkandan ayrılamıyorum. Buraya gelebilir misin?”
O zamanlar sanırım 14-15 yaşlarındaydım. Hayat hikayelerini okuduğum kişiler, çevremde gördüğüm ve haşır neşir olduğum insanların büyük bir çoğunluğu tezgahtar, tüccar ve/veya patrondu. Hepsinin hayat hikayesi farklı olsa da, belirgin ortak özellikleri vardı. Elin bir şekilde ticarete dokunmuşsa, bu işlere erken başlayıp biraz öpmen biraz da öpülmen gerek. Sanırım satış’ın da sevdiğim tatlı tarafı da budur. Cezbedici bir teklifti.
Lakin muazzam bir senarist olan beynim sağolsun, felaket senaryoları yazılmıştı. “Ya bir adet dahi gözlük satamazsam?”. Hak da vermek gerek. Babam bana karanlıkta güneş gözlüğü satmayı önermişti. Güneş alınlarımızı yoklarken güneş gözlüğü satmak kolay; ancak zor ve güzel olan ise gecenin karanlığında o gözlüğü satmaktır.
Bu tarz ikilemleri oldum olası sevmişimdir. Ortada bir teklif varsa, ve bu tekliflerden biri daha zorlu bir mücadele içeriyorsa, hiç düşünmem balıklama atlarım.
-“Yoldayım bile!”
Hakikaten de babamın dediği gibiydi. Kundu esnafı, kaldırımlara – adeta şehrin rastgele bir yerinde denk gelebileceğiniz sosyete pazarları gibi- mallarını yığmıştı. Onlarca esnaf, envai çeşit ürün, havada uçuşan kotlar, esnafların atışmaları, birbirlerine girmiş diller ve atılan tezgahlar.
Allahım! Cennet böyle bir yer olsa gerek.
Ters çevrilmiş iki büyük koli, bu gözlük size çok yakıştı diyebilmek için bir ayna, 20-25 tane gözlük dizilebilen uzun bir gözlük standı. Tekne tamam! Serbest piyasa mı dediniz mirim? Buyrun, piyasaya girmede kolaylık, orta sınıf esnaflığı, tüketicinin -bu durumda belki de kurban demek gerek- önüne serilmiş envai çeşit ürün, rekabetçi fiyatlar. Bürokrasiyle, fiş faturayla, t cetveliyle, tevkifat oranıyla da uğraşmana gerek yok. Ne istiyorsun bayan, gözlük mü kot mu deri ceket mi, aha işte önünde, emrine amade!
Perşembeden pazara okul çıkışı ve tüm haftasonu çalıştım diye hatırlıyorum. İlk günün üç dört saati biraz da utana sıkıla oturmuştum tabureme. Biri gelecek de ben satacağım. Yok öyle! Babamın iki üç müşterisini bana da paslamasından sonra, malum, elimiz biraz euro gördü. Aynı günün akşamını İranlı kadınları kolundan tutup “Gel hanım gel, penc lira deh lira!” diyerek kapattım.
4 günde yaklaşık 350 euroluk satış.
Allah bereket versin.
Tarih belli değil ama 2016 yılı…