Dışarıdan bakanlar bunları görmeyecek bile. Çünkü genç arkadaşım, unutma: Herkes gemiye bakar, gerisi kaptanın hikayesi.
Sevgi diyorlar ya da “ilişki”. İki güzel söz, hafif bir pohpohlama ya da karşındakini arzuladığını belirtmekten beslenen yeni nesil bir tüketici tuzağı gibi adeta. Üstelik “kapital” gözle görünmez de değil, duruyor tam karşında. Makinenin işlemesi senin yalanlarla bezeli ve gayet iyi makyajlanmış belli başlı şablon cümle öbeklerine bağlı. Bunları belirli tekrarlarla ve/veya yeri geldiğinde efektif kullandığın zaman hiçbir sıkıntı yaşamayacağın da “neredeyse” garanti sayılır.
Halk bunu istiyor, haklı da olabilirler sanırım.
En değerli sensin. Çünkü buna değersin. Göz alıcısın. Her şey senin için…
Bu bakış açısının sana yıllarca pompalanmış olmasının suçu sende değil; ancak bunun külliyen yalan olduğunun farkına varamama suçu tamamen sende. Evinde oturan, hayatını dizi izleyerek ve malum yerlerini yayarak geçiren, 25’inde ruh ölümünü gerçekleştirip bedensel ölümü bekleyen biri ne kadar özel ve değerli olabilir ? Potansiyeli olan bir hiçsin sadece. Şimdilik bir hiç.
Tıpkı hak gibi, verilmez alınır. Özel olma mertebesi de böyledir. Kimse özel değildir. Tırnaklarınla kazıyarak, türlü savaşlardan galip (bazen de mağlup) çıkarak ve kendini – en fazla da kendine- kanıtlayarak özel biri olabilirsin. O zamana kadar mücadele edeceksin. O zamandan sonra da, özel olarak kalmak için, mücadele etmek gerekir. Kısacası, mücadele edeceksin genç arkadaş. Hayat, acımasızlıksa konu, herkese eşit, evet. İki konuda keskin kurallar var yaşamın: “ölüm” ve “acımasızlık”. Bu iki konuda had bileceksin, dikkatli olup tedbiri elden bırakmayacaksın.
Yoksa kendini üstün görmenin bedelini ödemek durumunda kalacağın güne şimdiden hazırlık yapmanı öneririm. Dağıttık mı konuyu, evet dağıttık. Dönmeye çalışalım.
İlişki de böyledir. Ne derler bilirsin, sevgi bir yere kadar, sonra saygı geliyor.
Saygının “bir yerlerden” geldiği nerede görülmüştür? Kim olursa olsun, yok yere saygı duymazsın. Karşındakinin saygısını kazanmak canhıraş bir çaba gerektirir. Tabi ki de bunu yapmanın asıl amacının karşındakinin saygısını kazanmak olmadığı anladığın gün, sana saygı duyulmaya başlanır. Önce kendine saygı duyacaksın, sonra diğerleri sana eşlik eder. Bunu yaşam düsturu edindiğinde, eşin/partnerin de bu yola girer. Ancak, bizzat kendi ellerinle aksini kanıtlar nitelikte geçerli ve pek güçü deliller verdiğin takdirde, sana kim niye saygı duysun?
Bana kalırsa, ufak bir ekleme de yapmak gerekir. Her ilişki temelinde “yük bilinci” yatar. Karşındakinin ve senin her zaman yükleriniz olacak. Önemli olan, “öbürünün” yüklerini hafifletmek. Aksine daha da ağırlaştırmak değil.
Yüksek debili ve büyükçe bir derede karşıdan karşıya geçmeyi kafaya koymuş iki kişinin hikayesidir ilişki.
“Ulen var ya, biz bu dereyi geçeriz aslında” demektir. Sırtınızda iki bohça, içi taş dolu. Biri, kendi taşlarını belli etmeden diğerinin bohçasına koyarsa, ikiniz de boğulursunuz. Çünkü unutma, genelde yüzme bilmeyen değil, yüzme bilmeyeni kurtarmaya çalışan boğulur. Sen kısa günü karı, yüklerimden kurtuldum sanarsın, ancak yine aynı yükler, senin dere tabanına son sürat varmanın en büyük müsebbibi olurlar. Bu yüzden, genç arkadaşım, sana tavsiyem, ikiniz de o bohçayı yola çıkmadan iyice açın ve atabildiğiniz taşları atın dereye gitsin. Yolda bazı taşlar yine ağırlık yapacak -yapmaz deme- o da kaderin cilvesi. Hiçbir şey ağırlık yapmasa, kendi bedenin yük olacak sana.
Dışarıdan bakanlar bunları görmeyecek bile. Çünkü genç arkadaşım, unutma: Herkes gemiye bakar, gerisi kaptanın hikayesi.
Sanırım, böyle buyururdu Berduş.
21.04.2024 – Antalya